Kasım 23, 2008, 11:08:23 *

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Trafiğe çıkmadan önce bu videoyu mutlaka izleyin


 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Son Konular Giriş Yap Kayıt  





Reklam vermek için tıkla
(Aylık 30 YTL)
Reklam Alanı
Bu Alana Reklam Verebilirsiniz
www.xvidmania.com
Reklam vermek için tıkla
(Aylık 30 YTL)
Reklam Alanı
Bu Alana Reklam Verebilirsiniz
www.xvidmania.com
Reklam vermek için tıkla
(Aylık 30 YTL)
Reklam Alanı
Bu Alana Reklam Verebilirsiniz
www.xvidmania.com
Reklam vermek için tıkla
(Aylık 30 YTL)
Reklam Alanı
Bu Alana Reklam Verebilirsiniz
www.xvidmania.com
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Serdar Yıldırım Hikayeleri  (Okunma Sayısı 1716 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Serdar Yıldırım
Yeni MaNiaCı
*

Rep Gücü: 0
Rep: 0


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 12



Durumum:

« : Haziran 12, 2008, 16:11:14 »



                                  ANNE  GÜVERCİN

Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan  bilmem  ki?  Ne zararı var onların  sana?  Bırak ötsünler, uçsunlar,  kanat çırpsınlar. “ Batur: “ Sarper  yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.  Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma  “  dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e  dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.

Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:  “ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım  şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire  4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana,  bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercini annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Yazan: Serdar Yıldırım

                                OT  YİYEN  KAPLAN

Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu.  Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda  gezintiye  çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı.Zamanla gelişip güçlendi.Kafesi dar değildi,ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı,  hayali  gözlerinin  önünden  gitmeyen  ormana kavuşmak, hayatına kendisi  yön  vermek  istiyordu. İnsanlar  akın  akın  geliyorlar,  kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı  kilitledi, gitti.  Bakıcısı  kapıyı  kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin  yuvasına  oturuşu  ve  anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları  onu  yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar  çoğalmaya  başladılar.  İnsanlar  akşam  yemeklerini  yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç  kaplanın  yüreğini  saran sıkıntı gitmiş, gitmiş kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü  pençeleriyle  kapıya  hızla  asıldı.  Tam  olarak  kilitlenmemiş  kapı  açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerdeki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu.Oldukça yorulmuştu.Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.

Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç  gün  üç  gece  sonra,  sabah  güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu.  Neşeli  neşeli  yürürken  karnının  acıktığını  hissetti.  Kaçtığından  beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat  bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?

Böyle düşünüp yürürken, ilerdeki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu.Geyik, aniden koşmaya başladı.Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz  sonra  geyiğin  önüne  iki  kaplan  daha  çıkınca  geyik  dört  yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı.Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş
bir kesme vurdu. Kaplan kanlar içinde sırtüstü yuvarlandı. Hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat  tutturamadı. Peşinden gelen  diğer  kaplanlar da 
yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun,  üç  tane  kaplanla  baş  etmesi  olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra  çekilip gittiler.

Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat  orman kanunları böyleydi.  Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben  de  kaplan  olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için  diğer hayvanları öldüremem. Kimse  beni  öldürmeye  alıştırmadı.  Öldürmeyi  bilmiyorum  ve  öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik  ot yiyerek besleniyordu.  Gücü kuvveti yerindeydi. Ot  yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot   yiyeceğim. Varsın  “  kaplan ot yer mi “   varsın  “ ot yiyen kaplan olur mu “  desinler.
                       
Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi  ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı. Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun  yüzünü  elledi,  yanaklarını  okşadı.  “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.

Tavşan:  “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “  dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.

Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti.  “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “  Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp  üstlerine saldırtacaklar sonra  parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.

Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken,  “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkânsız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi. İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.

Yazan: Serdar Yıldırım
                                                                     
                                    ŞAMPİYON  ÖRDEK

Bir gölün çevresinde binlerce  ördek  yaşıyordu. Bu  ördekler  çeşitli  yarışmalar  düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son  birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu.Yüzme yarışı olsun, dalma olsun,  güzel  yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti.  Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı.   

Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar  küçük  değildi. Çekip  gitmeli  dünyaya  Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın  çekip  gitti. Hızlı adımlarla  yürüyüp  giderken,  dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden  uzaklaştıkça  kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman  hayvanını  bir  arada  görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu. Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı.

Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim  oluyorlardı  da  onun  çapında  birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu?  Daha  birbirlerini  tanımak  değil,  kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı.

Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri  döndü. Artık  eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri  ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü. Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman  yapıyorlar, diye  düşündü,  Gadro.  Aradan  biraz  zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro,  tanınmaması  için  giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi.  Yaşlı ördek,  selam  verdikten  sonra,  Gadro’nun yanına oturdu:

“ Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az..” dedi. “ Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “

Gadro şaşırmıştı:

“ Ne dediniz?..Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?..Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!.” 

Bunun üzerine yaşlı ördek:

“ Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar. “ dedi. “ Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması.  Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek  katılırdı. Yarışmalar,  büyük  bir  çekişme  içinde  günlerce  devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur,  alkışlar  arasında  ödüllerini alırlardı. Ne  zaman ki, O, buralardan gitti, yarışmalardaki  tüm  heyecan  bitti. Böyle  giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci  olmayınca  yarışacak  sporcu  bulmak zor oluyor, evlat. “

Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca, Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu:

“ O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki? “

“ Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat. “dedi yaşlı ördek.“ Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin  belli. Yoksa  kimden  söz  ettiğimi  anlardın. O,  dediğim Gadro’ydu,  evlat.  Gadro, büyük bir şampiyondu.İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu.Herkes, Gadro’yu  seyretmeye  gelirdi. Binlerce   seyircinin  yaptığı   tezahürat  korkunç  olurdu.  O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi.Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü  unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “ 

Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış  ve  göz  pınarlarında  biriken  yaşları silmek için  şapkasını  biraz  yukarıya  kaldırmıştı.  Kendisini  yarışırken  ve  göl  çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu  anlamıştı. Bu,  büyük şampiyon  Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek  Gadro  yıllar  sonra  geri  dönmüştü.  İlk anlarda inkar  etmesine,  Gadro  olmadığını  söylemesine  karşın,  yaşlı  ördeğin  uzun  süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu. 
Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı.Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi, geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu  halde,  ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı  olmaları  için  sonsuz  gayret  gösterdi. Düzenlenen  her  yarışmaya  Gadro  da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine  yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş  ( Gadro…Gadro...  diye inliyordu. Gadro yarışmalarda  birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.
Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına   katılıyordu.  Son  yarışında  ilk  metrelerde  fenalık  geçirmesine   karşın,  yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye  dönüp  baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı.O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler,  bir çırpıda Gadro’nun yanına  gelip,  onu  kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu.“Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…”  Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını  diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.
Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş  yıldı.  Fakat  Gadro  daha  uzun  yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.

Yazan: Serdar Yıldırım
 
                                     BÜCÜR  ZÜRAFA 

İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı.
Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu salına salına geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına “ Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? “ diye sitem ediyorlardı.

Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu: “ Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “ Bunun üzerine baba zürafa: “ Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere “ dedi. “ O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplaya hoplaya ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış.

Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü. Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim. Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “

Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için: “ Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler. Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.

Yazan: Serdar Yıldırım

                                   GİTARCI  ASLAN

Ormanlar Kralı aslan  bir varisi olmadığından yakınıyordu. Nedeni bilinmezdi fakat hiç yavrusu olmamıştı. Bir erkek yavrusu olsa bir iki yıla kalmaz kocaman olurdu. Şöyle yelesini  savurarak boy boy dolaşırdı ortalıkta. Ormana asayişi kontrol için çıktığında bir kükredi miydi, suçlular ve suç hazırlığı içinde bulunanlar saklanacak delik aramalıydı. Neden sanki tacını, tahtını bırakacağı bir varisi yoktu. Yakın akrabaları falan  da  yoktu  ki, onlardan  birini  yanına  alsın, yetiştirsin, kendinden sonrası için kral olmaya hazırlasın. Kral dediğin soylu olurdu, asil olurdu, öyle her önüne gelen krallık yapamazdı. Tutsa alelade bir aslanı kendinden sonrası için vasiyet etse, yeni kral beceriksiz çıkacak ve yönetim etkisiz kalınca  da  orman  karışıklığa,  kargaşalığa,  kaosa sürüklenecekti.

“ Hayır, gözüm arkada kalmamalı “ diye düşündü Ormanlar Kralı aslan. “ Soy kütüğümü tekrar kontrol etmeliyim. Hem bu defa  öncekiler gibi  olmamalı, çok  daha  dikkatli  davranmalıyım. Babamı, dedemi ve tüm soyumu, sopumu en ince ayrıntılarına  kadar  incelemeliyim. Mutlaka bulmalıyım, damarlarında asalet kanı taşıyan bir aslan mutlaka bulmalıyım. ”

Ormanlar Kralı aslanın günlerce süren araştırması sonunda meyvesini verdi. Dört nesil öncesinde krallık yapan aslan yerine büyük oğlunu vasiyet edince küçük oğlu bu duruma üzülmüş ve çekip gitmişti. Onun çok uzaklardaki Grandr Ormanı’na gittiği  ve  orada  sakin  bir  yaşam  sürmeye başladığı belirtilmişti. Konu hakkında daha sonra ne  olduğu  gibi  bir  bilgiye  rastlanmıyordu. Ormanlar Kralı aslan tilkiyi huzuruna  çağırdı  ve  ona  durumu  anlatıp,  Grandr  Ormanı’nda araştırma  yapmasını, eğer varsa, akrabalarından genç ve yetenekli bir erkek aslanı alıp saraya getirmesini emretti. Tilki tamamen sessiz iş görecek ve dışarıya bilgi sızdırmayacaktı.

Tilki,  Grandr Ormanı’na vardığında küçük bir kalabalık gördü.Bu kalabalığın ortasında genç bir erkek aslan gitar çalıyordu. Tilki daha önce gitar çalan bir aslan görmediği için çok şaşırdı. Pek de güzel çalıyordu canım bu aslan gitarı. Gitar sesini yakından dinlemek için ön sıraya geçmek lazımdı. Haydi ne duruyordu geçseydi ya ön sıraya. Tilki  kalabalığın  arasından  sıyrılarak  ön sıraya geçti. İşte şimdi gitar sesi kulağına daha bir hoş  geliyordu. Bir  süre  bu  gitarcı  aslanın konserini dinledikten sonra onun oldukça yetenekli olduğunda  karar  kıldı. Hani  gitarcı  aslan hava karardıktan sonra konserini bitirip dinleyenlere teşekkür edip kalkıp gitmese sabaha kadar onun çaldıklarını dinlemeye razıydı. Bu kadar olurdu canım, bu kadar olurdu.

Tilki ertesi gün yoğun bir çaba içine girdi. Sağa  gitti, sola gitti, gezdi, dolaştı. Pek  çok  orman hayvanıyla konuşmalar yaptı. Ne yaptı etti, sözü döndürdü, dolaştırdı, dört nesil öncesinde kral olan aslanın küçük oğlunun ne olduğu, nasıl yaşadığı ve soyunun devam edip etmediği sorularını onlara sordu. Konuya doğru dürüst bir açıklama  getiren  yoktu. Hep  ben ne  bileyim,  ben  ne bileyim. Fakat iş dedikodu anlatmaya geldi miydi fındık kırdırıyorlardı. Birbirlerinin arkasından demediklerini bırakmıyorlardı. Dedikodu kötü bir alışkanlıktı, bunu bari bilselerdi ya..

Tilkinin Grandr Ormanı’ndaki araştırması on gün devam etti. Sonunda  bir yaşlı  aslan  konuyu aydınlığa kavuşturdu. Kraliyet ailesinden şu anda hayatta olan bir aslan kalmıştı. O  da  gitarcı aslandı. Tilki için gitarcı aslanı bulmak  zor olmadı. Yine  aynı  yerde  konser  veriyordu. Tilki konser sona erdikten sonra gitarcı aslanın yanına giderek, Ormanlar Kralı aslan tarafından buraya gönderildiğini, kralın kendisini konser vermek için saraya davet ettiğini söyledi. Bu teklifi kabul eden gitarcı aslan, ertesi gün tilki ile birlikte yola çıktılar.

Saraya varınca tilki gitarcı aslana kalacağı odayı gösterdikten sonra kralın huzuruna çıktı ve en başından başlayarak olanları anlattı. Damarlarında asalet kanı taşıyan genç ve yetenekli bir erkek aslan nihayet bulunmuştu. Fakat şu gitar çalma işi kralı hem şaşırtmış, hem de düşündürmüştü. Nereden aklına gelmişti bilmem ki bu aslanın gitar  çalmak?  Akşam  yemeği  sarayın  yemek salonunda yendikten sonra gitarcı aslan konserine başladı. Sanki  sihirli  bir  el  gitarın  telleri üzerinde dolaşıyordu ve dinleyenler bu tellerden çıkan nağmelerle büyüleniyorlardı. Bazı bazı gitarcı aslan sesiyle de iştirak ediyordu bu nağmelere ve  gerçekten büyüleyici bir tablo ortaya çıkıyordu.

Günler günleri kovaladı. Geçen günlerle birlikte kral gitarcı aslanı  tanıdıkça  daha  bir  sevdi. Asildi, soyluydu, bilgiliydi, kültürlüydü, saygılıydı. Daha  ne  olsundu  canım  aynı  zamanda kuzeniydi ya bu gitarcı aslan.Yerine vasiyet ederdi olur biterdi.Ama bunu ona nasıl söyleyecekti. İşin en zor tarafına sıra gelmişti. Günler geçip gidiyor fakat kral bir  türlü  ona  söyleyemiyordu. Sonunda kral bir gün cesaret bulup her şeyi olduğu gibi anlattı.

“ İşte soy kütüğü burada. İşte şunlar dört nesil öncesinde dedelerimizin adları. Benim dedem kral tarafından vasiyet edilince, senin deden Grandr Ormanı’na gitmiş. Onun  soyundan  sadece  sen yaşıyorsun. Yani sen benim kuzenim oluyorsun. Benim  tahtımın,  tacımın  tek  varisi  sensin. “

Kralın anlattıkları gitarcı aslanı hiç şaşırtmadı. Zaten  o  bütün  bunları  babasından  defalarca dinlemişti. Her şeyi bildiğini krala söyledi. Kral, gitarcı aslanı açık sözlülüğünden dolayı kutladı. Çünkü gitarcı aslan her şeyi bildiği  halde  bildiğini  söylemeyiverse  hem  kendini  aldatmış sayılırdı, hem de kralı. Kral bunun farkındaydı ve böylesine mert bir aslanın  varisliği  kabul etmesinden kıvanç duydu.

Yazan: Serdar  Yıldırım

                         AYŞECİK İLE YASEMİN SULTAN

Ayşecik’ in  babası sarayın sütçüsüydü. Saray yakınlarındaki bir kasabada küçük bir çiftliği vardı. Her sabah saraya taze süt götürürdü. Çiftliklerinden  saray  rahatça  görülüyordu. İki yıldır Ayşecik  arada sırada, “ Baba  ben de seninle geleyim. Sarayın nasıl bir yer olduğunu çok  merak  ediyorum  “  der  dururdu.  Fakat   babası  Ayşecik’ in   kaybolacağından  korkar,     
“ Biraz büyü de o zaman  ” derdi.

Günlerden bir gün, sabah kahvaltısından sonra  babası kızına şöyle dedi: “ Ayşecik  artık on yaşına girdin. Kocaman  bir  kız oldun. Yarın sabah hazır ol bakalım.  Sen de benimle beraber geliyorsun. “ Ayşecik  bu habere çok sevindi. Hemen  babasına  sarıldı,  onu  yanaklarından öptü. Annesi  kızının bu coşkulu sevincine katıldı, üçü  bir  sevgi yumağı meydana getirdiler.

Ayşecik  gün boyu pek neşeliydi. İçi içine sığmıyordu. Heyecandan yerinde  duramıyor,  eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Öğle üzeri mutfakta annesine yardım ederken, iki çay bardağı ile üç yemek tabağını kırmıştı. Tabii ki,  bunları isteyerek yapmamıştı.  Zaten  annesi hiç mi hiç kızmamıştı. Sadece kendisine, “ Ayşecik, ben yemeği sofraya getirebilirim. İstersen masada oturup yemeğin  gelmesini  bekleyebilirsin,  oldu  mu  canım  kızım?  ”  demişti.  Annesinin kızması için sebep yoktu ki…

Ayşecik  ertesi sabah süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine  yardımcı  oldu.  Arabaya  bindi ve babasıyla birlikte  saraya doğru yola koyuldular. Ayşecik  sarayın  bu  kadar  büyük olduğunu tahmin etmiyordu. Sarayın iç avlusunda  babası  süt  güğümlerini  teslim  etmeden önce  babasına  sarayın içini görmek istediğini söyledi. Bunun üzerine saray  görevlilerinden  bir kadın Ayşecik’ e yardımcı verildi. Ayşecik  kadınla beraber  sarayın odalarını, salonlarını  gezdi, dolaştı. Bir koridordan geçerken   karşıdan  gelmekte  olan  beş  kız  gördüler. Görevli kadın, Ayşecik’ e   en öndekinin Yasemin Sultan olduğunu,  bir şey sorarsa  cevap  vermesini, sözlerine dikkat etmesini usulca söyledi. Yasemin Sultan  arkasında nedimeleri olduğu  halde yanlarına yaklaştı. Ayşecik’ i bir süre süzdükten sonra  görevli kadına dönerek,

“ Evet, misafirimiz kim oluyor?  ” diye sordu. Görevli kadın:

“ Efendim, bu kız sütçünün kızı. Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi. “

Yasemin Sultan:

“ Ya demek öyle…Ne kadar güzel ” dedikten  sonra  Ayşecik’ e  dönerek:

“ Sarayı beğendiğinizi umarım, arkadaşım. Adınızı öğrenebilir miyim? “ 

Ayşecik  kendisi ile aynı yaşlarda olan Yasemin Sultan’ ın dostça tavırlarından  çok  memnun olmuştu. Hele kendisine ‘arkadaşım‘demesi yok mu?..Bir dakika önceki heyecanını üzerinden  atıverdi, rahatladı ve sesine tatlı bir çeşni vererek:

“ Efendim, adım Ayşecik’ tir. Bizim evden saray rahatça görülüyor.  Hep merak ederdim, acaba  nasıl bir yer diye. İşte sonunda bu amacıma ulaştım. Geldim, sarayı  gezdim, gördüm. Gerçekten  büyük ve güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil. Burasını çok sevdim. Bizim  evimiz  buraya  göre  oldukça  küçük. Fakat  ben  evimi  de  çok seviyorum “  deyince Sultan’ ın arkasında duran nedimeler gülüştüler. Yasemin Sultan  şöyle bir arkasına dönüp baktıktan sonra  hafifçe tebessüm ederek,

“ Ayşecik, gel istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam ederiz  ”  dedi.

Ayşecik ile Yasemin Sultan, iki saati aşkın bir süre konuştular, dertleştiler. Sonra  nedimeleri  öğle yemeği için  padişahın beklediğini Sultan’ a  haber verdiler. Ayşecik ile Yasemin Sultan,  yarın sabah yeniden buluşmak dileğiyle  ayrıldılar. Ayşecik   babasıyla  sarayın  iç  avlusunda buluştu. Süt güğümleri at arabasına yüklenmişti.Arabaya binip evlerine doğru yola koyuldular.  Yemekten sonra padişah, Yasemin Sultan‘ a   sütçünün kızı ile odasında görüştüğünden haberi  olduğunu, bunu yanlış bir davranış biçimi olarak değerlendirdiğini, bir  Sultan’ ın  alelade  bir köylü kızıyla arkadaş olmasının saray erkanı tarafından hoş karşılanmayacağını söyledi.

Bunun üzerine Yasemin Sultan:

“ Ayşecik  sizin tarafınızdan biraz olsun tanınsaydı, onun hakkındaki düşünceleriniz mutlaka olumlu olurdu. Ayşecik, alelade değil,fevkalade bir köylü kızıdır.İnsanlar giydikleri elbiselere,   yaşadıkları çevreye bakılarak değerlendirilemez. Ayşecik…” diye konuşurken,  padişah sinirli bir şekilde ayağa kalktıktan sonra; “ Ayşecik veya Fatmacık, kim  olursa  olsun…Onunla  bir daha görüşmeyeceksin!.. İşte bu kadar!  ” diye  bağırınca  Yasemin  Sultan  ayağa  kalktı  ve ağlayarak uzaklaştı.

Ertesi sabah babası süt güğümlerini görevlilere teslim ederken  Ayşecik, saray avlusunda boşu boşuna bekledi. Öğle vakti babasıyla birlikte eve dönerken, cevabını düşünüp bulamadığı soru şuydu: Yasemin Sultan ile görüşmelerinin  hangi  sebepten ötürü engellendiği?..

Yasemin Sultan,  Ayşecik  ile  görüştürülmemesine  çok  üzüldü. Yemeden,  içmeden   kesildi. Birkaç gün sonra hastalandı. Yatağında devamlı olarak “ Ayşecik..Ayşecik..” diye sayıklıyor, günden güne sararıp soluyordu. Ülkenin en  iyi  doktorlarının  çabası  boşuna  oldu.  Sonunda padişah   Ayşecik’ in saraya getirilmesini istedi.

Yasemin Sultan  Ayşecik’in  gelmesine çok sevindi. Onun berrak bir su kadar temiz  ve  tatlı sesi  hastalığının en iyi ilacı oldu.

Ağlayan gözleri güldü
Yanağında güller açtı
Bir hafta geçti, geçmedi
İyileşti, ayağa  kalktı.

Padişah da onu pek sevdi
“İkinci kızım sensin“dedi
Sevgiyle bağrına  bastı
Hatasını  bağışlattı…

Yazan: Serdar Yıldırım

FESLİKANCI  KIZI
                                                             
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Mine adında  çok  güzel  bir genç kız yaşarmış. Mine’ nin  babası  çiftçilikle  uğraşır, evinin  geçimini  oldukça  büyük tarlasını ekip biçerek  temin  edermiş. Mine, ev  işlerinde  annesine  yardımcı  olur,  boş zamanlarında ise, evlerinin önündeki bahçede  fesleğen  çiçeği  yetiştirirmiş. Bahçedeki fesleğenlerin kokusu uzaklardan hissedilir ve yüreklerde ferahlık sağlarmış.

Padişahın oğlu Şehzade Selim, fırsat buldukça atına biner,  dağlarda,  ovalarda  gezermiş. Günlerden bir gün, yolda giderken, ilerden bir yerden burnuna çok güzel fesleğen kokuları gelmiş. İçinde bir merak uyanmış, ‘ Acaba bu kokular nereden geliyor?..’ diye. Kokunun kaynağına ulaşmaya karar vermiş. Gitmiş…Gitmiş…Sonunda, bir evin önündeki bahçede fesleğenleri görmüş. Bakmış bahçede güzel bir genç kız fesleğen topluyor. Kır atını bahçenin   kenarına kadar yaklaştırmış ve kıza seslenmiş:

“ Feslikancı kızı…Feslikancı kızı…Fesleğenin yaprağı kaç?..”

“ Okursun yazarsın beyim, gökteki yıldız kaç?..” demiş kız.

Bunun üzerine Şehzade Selim:

“ Bu dünya , bu güneş, bu yıldızlar hep bilmece
   Döner devr-i alem kimi gündüz kimi gece
   Bilemez kimse bugün nicedir, yarın nice
   İsmini bağışlar mısın, olsun dilimde hece..” deyince, kız da:   

“  İsmimi sorarsın saklamam söylerim: Mine..” demiş.

“  Mine isimli güzel kız, bil bakalım ben kimim?  “

“  Kır atınla gezersin, ya beysin, ya paşasın…”

“  Bilemedin güzel kız ben Şehzade Selim’ im…”

Deminden beri söyleştiği yakışıklı delikanlının Şehzade Selim  olduğunu  öğrenen  Mine, haliyle çok şaşırmış. Bir şeyler söylemek istemiş, fakat heyecandan ne diyeceğini bilememiş.   Annesinin kendisini çağıran sesini duyunca heyecanı  kaybolmuş. Şehzade’ ye  “ Annem çağırıyor, hemen şimdi gitmeliyim..” demiş ve koşarak uzaklaşmış. Daha sonraki günlerde Şehzade Selim ile Mine görüşmeye devam etmişler. Bir gün Mine  Şehzade’ yi  anne  ve babasıyla tanıştırmış. Mine’ nin anne ve babası Şehzade’ nin  kendilerine karşı gösterdiği yakınlıktan ve saygıdan memnun kalmışlar. Şehzade Selim, uygun bir zamanda durumu padişah babasına anlatmış. Eğer izin verirse  Mine ile evlenmek istediğini söylemiş.

Padişah:

“ Aman efendim, ne demek?  Biricik oğlum bir kız sevecek,  evlenmek isteyecek de, ben bu duruma evet demeyeceğim?   Olur mu böyle şey?..Sen kızı kendine layık bulduktan sonra  biz üzerimize düşen görevi yapar, gider kızı ana-babasından isteriz  “ demiş ve kızı istemeye gitmek için  sarayda yoğun bir hazırlığa girişilmiş.

Bu hazırlıklardan memnun olmayan iki kişi varmış: Baş vezir ile kızı Canan.. Baş vezirin kızı Canan, Şehzade’ yi  ta  çocukluğundan beri sever ve evlilik hayalleri kurarmış. Şehzade’ nin bundan haberi bile yokmuş. Baş vezir, yanına kızını alarak, saray yakınlarındaki eski bir evde tek başına yaşamakta  olan  Bilge Çileli’ ye  gitmiş.  Bilge Çileli,  Baş vezir  ile  kızının anlattıklarını, büyük bir dikkatle dinlemiş.

Baş vezir:

“ Şehzade’ nin o kıza olan sevgisini azaltacak ve benim kızımı sevmesini sağlayabilecek bir ilaç hazırlayabilir misiniz? “ diye sormuş. Bilge Çileli, biraz düşündükten sonra: 

“ Sayın Baş vezir, “ demiş, “ istediklerinizin gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. Böyle bir ilacın bileşim formülü ve hazırlanması için gerekecekler bende mevcuttur. İlacınızı yan odada hazırlarken, sizin burada beklemeniz gerekecek. İzninizle. “   

Şehzade, her gece uyumadan önce bir bardak su içermiş. Baş vezir, fırsat buldukça, bu suyun içine hazırlanan ilaçtan birkaç damla karıştırmaya başlamış. İlaçlı  suyu  içen  Şehzade’ nin hemen uykusu gelirmiş ve sabaha kadar uyurmuş. Böylece günler geçmiş. Daha sonra, oğlan tarafı gidip Mine’ yi babasından istemişler. Söz kesilmiş. Nişan ve düğünün bir arada, bir ay sonra, sarayda yapılması kararlaştırılmış. Baş vezir ise, Şehzade’ nin içtiği suyun içine  ilacı karıştırmaya devam etmiş.

Nihayet, düğün günü gelmiş, çatmış. Sarayda eğlenceler devam ederken, bir aralık, Baş vezirin kılık değiştirmiş olarak sarayın arka kapısından çıkıp bir ata binerek uzaklaştığını kimse  fark etmemiş. Baş vezir az sonra Bilge Çileli’ nin evine varmış. Bilge Çileli  kapıyı  açınca, Baş vezir, selam verdikten sonra, sadece “ Neden? “ diye sormuş.

Bilge Çileli:

“ Sayın Baş vezir, “ demiş, “ anlatacaklarımı dinlerseniz sanırım bana hak vereceksiniz. Kapıda kaldınız, gelin içeride konuşmamıza devam edelim…”

Bilge Çileli ile Baş vezir, bir saati aşkın bir süre konuşmuşlar. Bilge Çileli, konuşmasının bir bölümünde, Şehzade Selim’in  zaman  zaman   kendisine  uğradığını,  çeşitli  konularda  fikir ürettiklerini ve bilgi alışverişinde bulunduklarını, Şehzade’ nin  Mine’ yi tanıdıktan sonra hep ondan bahseder olduğunu söylemiş. İster istemez bu kızı merak etmeye   başladığını, bir  gün Mine’ lerin evine Tanrı misafiri olarak gittiğini, kılık kıyafetine bakıp kapıdan çevrilmediğini, sofraya buyur edildiğini,  Mine ve ana-babasıyla  konuşup  dertleştiklerini,  Mine’ nin  bazı konularda özgün fikirleri olduğunu…kısaca Mine’yi Şehzade Selim’ e  layık bulduğunu; fakat önemli olan Şehzade’ nin  kiminle evlenmek istediğiydi, demiş.

“ Canan’la  beraber bana gelmeden önce  Şehzade Selim geceleri uykusuz kaldığını, rahat uyuyamadığını  söylemişti. Size  verdiğim  ilaç   uyku  ilacıydı.  Sonradan  Şehzade’ nin uykularının düzene girdiğini öğrendim. Sayın Baş vezir, meseleler kimseye zarar verilmeden sonuçlanırsa çözüm başarılı olmuştur. İstediğiniz olmadı diye,  bana kızmanız gerekmez. Ben doğru olanı yaptım. Olanlar tamamen aramızda kalacaktır.  Bunları en başında anlatsaydınız olmaz mıydı, diye soracak olursanız cevabı, değişik  arayışlar  içine  girmenizden  çekindim  diyebilirim. “

Bunun  üzerine Baş vezir  göz pınarlarında biriken iki damla yaşı sildikten sonra: 

“ Sözlerinde tamamen haklısın, Bilge Çileli. Benim için bu konu burada kapanmıştır. Kızımla da konuyu etraflıca konuşup, tek taraflı sevmenin sevgi çiçeğini yeşertmeyeceğini, zamanla sararıp solmasına neden olacağını uygun  bir  dille  anlatacağım.. Her  şey  gönlünce  olsun.. Şimdilik hoşça kal  ”  demiş ve saraya geri dönmüş.

Düğün eğlenceleri kırk bir gün, kırk bir gece devam etmiş. Şehzade Selim ile Feslikancı  Kızı Mine  evlenerek muratlarına ermişler.

Yazan: Serdar Yıldırım

                              HOROZUN  FENDİ  TİLKİYİ  YENDİ

Tilki, birkaç gündür çiftliğin etrafında fırıldak gibi dönüyordu. Bakışlarındaki bütün dikkat çiftlik evinin yan tarafındaki tavuk kümesinde toplanmıştı. “ Ah “ diyordu, “ Ah,  şu  semiz  tavuklardan birisini, ikisini yakalasaydım da çıtır çıtır yiyiverseydim, ne olurdu sanki? Karnım doyardı, sonra da güzel bir uyku çeker yarına kadar yiyecek derdim olmazdı  ” diye düşünürken çiftlik sahibinin kümesin önündeki kuyudan su çekmeye gittiğini gördü. Kaşlarını çattı. Yüksek sesle:

“ Fakat bunlar rahat bırakmazlar ki, adam, karısı, oğlu, kızı sabah gün doğarken kalkarlar, bütün gün çiftliğin avlusunda oraya buraya koşuştururlar. Ne zamana kadar? Ta akşam oluncaya kadar. Peki,  akşam olunca bunlar yatar uyurlar da meydan  bana  mı  kalır? Yooo…Gecelerin  hakimi Popsi’dir. Benim gibi üç tanesini bir  araya  getirsen  ancak  bir  Popsi  eder. İriyarı,  kalıplı  bir köpektir kendisi. Geceleri hiç ayrılmaz kümesin önünden. Bazı geceler yere yatar, uyur gibi yapar. Bilirim ben onun iki gözü açık uyuyanlardan olduğunu. Geceleri değil kümese  girmek,  çiftliğin avlusuna adım atmayı kendi kendime teklif bile edemedim “ diyerek sitem etti.

Ertesi gün tilki sevinçten neredeyse kanatlanıp uçacaktı. Çiftlik sahipleri öğle vaktine doğru temiz elbiselerini giymişler, arabalarına binip şehre misafirliğe gitmişlerdi. Belli ki birkaç günden önce dönmeyeceklerdi. İkindi zamanı olmuştu. Popsi sıcak havanın etkisiyle gevşemeye başladı. Zaten bütün gece uyumamıştı. Göz kapakları ağırlaşmıştı. Gezerken dalıyordu. Birkaç  kere  neredeyse yere düşecekti. Sonunda, dayanamadı, gitti,  kulübesinde uyumaya başladı.

Tilki, Popsi’nin haline için için güldü. Sessizce çiftliğin avlusuna süzüldü.Kümesin yanına sokuldu. İçeride tavuklar yem yiyorlardı. Kapının sürgüsünü çekti. En yakınında duran  tavuğu  kaptığıyla, kümesin kapısını kapatıp ormana doğru kaçması bir  oldu. Kümeste  bulunanlardan  hiçbirisi   bu durumun farkına varmadı. Tilki geceyi ormandaki  bir  ağaç  kovuğunda  geçirdi. Ertesi  gün  yine ikindi vakitleri Popsi kulübesinde uyurken kümese geldi. Aynı şekilde kapının sürgüsünü çekti, en yakınında duran tavuklardan birini yakaladı, kapıyı kapatıp ormana doğru koşarak uzaklaştı.

Kümeste bir  horoz  vardı. Adı “ Kırmızı “ idi. Geriye  kalanların  hepsi  tavuktu.  Tilki  kümese dadanmadan önce on dört tane tavuk vardı. Kırmızı o sırada kümesin köşesinde tahtadan yapılmış tünekte oturmuş, pencereden dışarısını seyrediyordu. Tilkinin kümese girip  tavuklardan  birini kapıp götürmesine film seyreder gibi bakakaldı. Kendisini  çarçabuk  toparladı.  Aniden  tünek penceresinden kümesin ortasına doğru uçtu. Avazı çıktığı kadar “ ü-ü-rüü-üüüü “ diyerek ötmeye başladı. Amacı, Popsi’yi uyandırıp tilkiyi yakalamasını sağlamaktı. Belki tilkinin götürdüğü tavuk kurtarılabilirdi. Hemen durumu kümesteki tavuklara anlatıp, tavukların “gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak” diye bağırmalarını sağladı. Aradan dakikalar geçtiği halde Popsi yardıma koşmadı.

Saatler sonra Popsi uyandı.Ağır ağır gerindi.Kulübesinden dışarı çıktı. Hava kararmaya başlamıştı, akşam oluyordu. “ Ne güzel uyumuşum!..Şöyle bir çıkıp dolaşayım “ dedi  kendi  kendine. Tam kümesin önünden geçerken duyduğu sesle irkildi. Birisi onu çağırıyordu. Kümese doğru yaklaştı. Seslenen horoz Kırmızı idi:

“ Popsi nerelerdesin? Sen gündüz uyurken tilki geldi. Kümesin kapısını açıp bir tavuk kaptı, kapıyı kapatıp kaçtı. Seni uyandırmak için hepimiz bağırdık. Fakat sen koşup gelmedin. Ayrıca bir tavuk daha kayıp. Çiftlik sahiplerinin gitmelerini fırsat bildi bu tilki, iki günde iki tavuk çaldı. “

Popsi kulaklarına inanamadı. Tilkinin kendisini önemsememesi canını sıkmıştı. Gözlerini  iri  iri açarak:  “ Vay be..Bu ne cesaret..O tilkiyi bir yakalarsam dünyasını karartırım..Ne sanıyor ya bu tilki kendisini “ diye bağırdı.

Kırmızı, Popsi’ye  susmasını işaret ederek: “ İş işten geçtikten sonra sinirlenmenin ne anlamı var? Bir plan hazırladım. Şimdi beni iyi dinle “  dedi.

Planı dinleyen Popsi gece nöbetine devam etti. Aynen iki gündür olduğu gibi ikindi vaktine doğru ayakta uyuklamaya başladı. Kulübesine  girdi.  Kapısını  kapattı.  Fakat  uyumak  için  kulübeye girmemişti.  Plan  gereği,  kulübesinin  arka  tarafındaki  tahtalardan  birinin  çivilerini  geceden sökmüştü. Tahtayı yerinden alıp sessizce  dışarı  çıktı. Çiftlik  evinin  arkasından  öbür  yandaki kümesin arkasına geldi. Kırmızı ve tavuklar da  bütün gece boş durmamışlar, kümesin köşesindeki tüneğin tahtalarını aralayıp, Popsi’nin geçebileceği kadar bir yer açmışlardı. Popsi buradan tüneğe girdi. Tahtaları yine eski durumuna getirdi. Tünek kapısının arkasında yere yattı. Tavukların hepsi tünekteydiler. Sadece Kırmızı kümesin ortasında dolaşıyordu.

Tilki  Popsi’nin  kulübesine girmesinden sonra bir yarım saat bekledi. Popsi’nin uyuduğuna kanaat getirdi. Çiftliğin avlusuna  girdi. Kümesin  önündeki  kuyunun  duvarı  arkasına  saklandı.  Etrafı dinledi. Her şey  yolundaydı. Kuyunun  duvarı  üstünden  başını  kaldırdı.  Kümese  doğru  baktı. Horozdan başka kimseyi göremedi. “ Tavuklar tünekte uyukluyorlar olsa gerek “ diye  düşündü.   “Yaşasın!  Bugün  de  horoz  eti  yiyeceğim “  dedi  kendi  kendine.  Bulunduğu  yerden  ayrıldı. Parmaklarının ucuna basarak kümese doğru yaklaştı.

Kırmızı, tilkiyi kuyunun arkasına saklanırken görmüş ve Popsi’yi haberdar etmişti.  Sanki  hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi kafası yerde yem yiyor gözüküyordu. Aslında tilkiyi göz hapsine almış, tilkinin her hareketini kontrol ediyordu. Tilki kümes kapısının sürgüsünü çekti. Hızla kırmızının üstüne yürüdü. Tam kırmızıyı tutmak için eğildiği anda sağ gözünde bir şimşek çaktı. Kırmızının tek ayağı üstünde dönerek vurduğu kanat tokadı tilkinin gözüne  gelmişti. Tilki neye  uğradığını şaşırdı. Bu sırada Popsi saklandığı yerden yay gibi boşandı. Kümesin  kapısını  kapattı.  Kapıya kilidi taktı. Anahtarı kümesten dışarıya attı.Kendisi için hiçbir kaçış yolu kalmayan tilki gerilemeye başladı. Yalvarmak faydasızdı. Kendini savunmaya karar verdi. Popsi ile tilki  hırsla  birbirlerine girdiler. Popsi  tilkiye  göre,  çok  iriydi  ve  çok  güçlüydü.  Sonunda,  tilki  Popsi’nin  vurduğu yumruklarla pestile döndü. Yere yığıldı, kendinden geçti. Popsi’nin tekrar tilkinin üstüne atılmaya hazırlandığını gören Kırmızı,  Popsi’nin önüne geçti:

“ Dur bakalım!. Bu kadar ders ona yeter. Kümese girdiğin yerden dışarıya çık, anahtarı bul, kapıyı aç. Yaptığım planın dışına çıkmamak gerek. “ 

Daha sonra Kırmızı ile Popsi, tilkiyi götürüp ormana bıraktılar. Tilki  ancak  iki  gün  sonra  gece yarısı kendine gelebildi. Yüzü, gözü çürük içindeydi. Her yanı ağrıyordu, arka ayakları tutmuyordu. “ Ölmemişim buna da şükür “  dedi  içinden. Tilki  vücudunda  sağlam  kalan  ne  varsa  hepsini toplayıp sürüklenerek ormanın içlerine doğru uzaklaştı, karanlıklarda kayboldu.

Yazan: Serdar Yıldırım
« Son Düzenleme: Haziran 12, 2008, 16:18:39 Gönderen: Serdar Yıldırım » Logged
Serdar Yıldırım
Yeni MaNiaCı
*

Rep Gücü: 0
Rep: 0


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 12



Durumum:

« Yanıtla #1 : Eylül 14, 2008, 14:46:34 »


                                            TİTREK  TAVŞAN

Ormanda her gün  kurulmakta olan tavşanlar pazarı, havanın kararmasıyla birlikte, dağılıyordu. Sergisini toplayan tavşan pazar yerini terk edip  gidiyordu.  Vakit  geç  olup  da  pazar  yerinde tavşan kalmayınca bir tavşan pazara gelirdi. Sırtında  boş  çuvalıyla  ve  bu  boş  çuval  tezgah altlarında kalmış, kıyıya köşeye atılmış, satılmamış havuçlarla ve  bazı  yiyeceklerle  dolacaktı. Daima gölgelerden, acaba bir gören olur mu korkusuyla, yorgun  ve  titrek  adımlarla.  İşte,  bu tavşan  yoksul, yetim, garip  bir  tavşandı. Adı Titrek Tavşan’dı.  O,  böylesine  bir  düşkünlük içinde olmanın çıkar yol olmadığını biliyordu. Fakat çaresizdi. Bir yuvası vardı, bu yuvada iki de oda. Bu odalardan birinde çok sevdiği Pembe Tavşan ve  iki  yavrusuyla  birlikte  kalıyordu. Diğer odada ise havuç yetiştiriyordu. Artık ne kadar  havuç  yetiştirebilir   bunu  tahmin  etmek zor olmasa gerek. Havuçlar olgunlaşınca Titrek Tavşan bunları satacak ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaktı.

Bir gün Titrek Tavşan, ormanın karşısındaki tepeye doğru yürüyüşe çıkmıştı. Tepenin gerisinde  deniz görünüyordu. Sahil yakındaydı. Birden kumların üzerinde bir martı  dikkatini  çekti. Bu martı, kanadı kırık, yaralı bir martıydı. Uçamıyordu. Oldukça zor durumdaydı, çünkü  çevresi sekiz tane yengeç tarafından kuşatılmıştı. Kanadı kırık, yaralı martı, yengeçlerle  amansız  bir ölüm kalım savaşına girmişti. Kurtulmak için ileri atıldıkça önü bir yengeç tarafından kesiliyor ve  yengeç korkunç kıskacıyla martıyı yakalamak istiyor, fakat martı, canhıraş feryatlarla  karşı   koyuyor, gitgide tükenmekte olan gücüyle hayatını savunuyordu.

Titrek Tavşan, bu durumu görmezden gelemezdi. Tüm cesaretini toplayıp martının yardımına koştu.Yengeçler daha ne olduğunun farkına varamadan, martıyı kucağına aldığı gibi, bir keklik gibi sekerek, onların aralarından sıyrıldı. Hızla koşarak olayı ilk gördüğü tepeye  çıkan  Titrek Tavşan, kucağındaki martının bayılmış olduğunu fark edince,  onun  iyi  bir  bakıcıya  ihtiyacı olduğunu düşünerek, balıkçı Ziya Kaptan’ın yaşadığı deniz kıyısındaki kulübeye geldi. Martıyı Ziya Kaptan’a teslim eden Titrek Tavşan, yuvasına geri döndü.

Aradan bir ay geçti. Geçen zamanla birlikte havuçlar  olgunlaşmıştı. Titrek Tavşan,  havuçları pazarda sattı. Kendine, Pembe Tavşan’a  ve  yavrularına  elbise  aldı.  Ne  zamandır  hep  aynı elbiseleri giymekten bıkmıştı,  rengi  solmuş,  yamalı  elbiseleri…Yoksulluk  ömür  boyu  mu sürecekti? Hep böyle yoksul mu kalacaklardı? Yoksulluğun bir çaresi yok muydu? Eğer varsa bu çare neydi? Hani Titrek Tavşan yuvasının  bir  odasında  havuç  yetiştiriyordu  ya  şimdi  o odada havuç kalmamıştı, çünkü havuçlar satılmıştı. Titrek Tavşan, buradaki toprağı şöyle bir alt-üst etti. Havuç tohumu attı. Suladı. Artık iş zamana kalmıştı. Nasılsa zaman geçecekti.Elbet  bir gün gelir bu havuçlar da olgunlaşırdı.

Titrek Tavşan, bir sabah havuç yetiştirdiği odaya girince  hayretler  içinde  kaldı.  Gördüklerine inanamıyordu. Toprağın üstündeki olgun havuç yaprağıydı. Ama nasıl olurdu daha tohum atalı on gün bile olmamıştı. Bu kadar kısa sürede havuç yetişmesi olanaksızdı. Yaprak olgunlaşmıştı tamam da bakalım toprağın içinde havuç var mıydı? Orayı eşeledi, burayı eşeledi.Aldı havucun birini dişledi,  aldı  bir  başka havucu  daha  dişledi,  tuttu  bu  iki  havucu  yedi, bitirdi. Enfesti havuçlar, tatlıydı. Titrek Tavşan bu havuçları da pazarda sattı. Memnundu yuvasına  dönerken, çünkü iyi kazanmıştı. Daha sonraki günler de   birbirinin  tıpatıp  benzeri  şekilde  geçti. Titrek Tavşan havuçları pazarda satıyor, ertesi gün, yine oda havuç dolu oluyordu.

Bir akşamüstü Titrek Tavşan’ın kafası bu konuya  takıldı. Nasıl oluyordu da,  tohum  atmadığı halde, toprakta havuç bitiyordu ve bu havuçlar bir  gecede  olgunlaşıyordu?  Bu  soruların  bir açıklaması olmalıydı ve ne oluyorsa gece  oluyordu. Demek ki, geceleri bir  şeyler dönüyordu havuç yetiştirdiği odada. Titrek Tavşan  hemen kararını  verdi. O gece,  odada  sabaha   kadar bekleyecek ve ne olup bittiğini anlayacaktı. Akşam yemeğini yedikten sonra, havuç yetiştirdiği odaya  geçti.  Kapıyı  kapadı.  Kapının  yan  tarafına  koyduğu  sandığın  içine  girdi.  Sandığın tahtaları arasındaki deliklerden, odanın her tarafı rahatça görünüyordu. Titrek Tavşan dikkatini tam  karşıdaki  pencereye  verdi.  Yerden  oldukça  yüksekte  olan  bu  küçük  pencere  odanın havalandırılması için kullanılıyordu.

Vakit gece yarısı  olmuştu. Aniden dışarıdan kanat sesleri duyuldu. Bir martı pencereden odaya girdi.Ayaklarının arasında küçük bir torba vardı. Martı, bu torbadaki havuç tohumlarını toprağa  serpiştirdi.İşini bitirdikten sonra pencereden uçup, gitti. Zamana karşı şartlandırılmış tohumları toprak hemen kabul edecek ve her geçecek bir saatte bu tohumlar on gün geçirmiş olacaktı. Titrek Tavşan, vefakâr martıyı hemen tanıdı. Bu martı, birkaç ay önce, yengeçlerin parçalamak istedikleri  kanadı kırık, yaralı martıydı. Demek ki,  Ziya Kaptan  yaralı martıyı iyileştirmiş  ve kurtarıcısının  kim  olduğunu  söylemişti. Martının,  Titrek  Tavşan’a  can  borcu  vardı  ve  bu borcunu cana can katarak ödüyordu.

Titrek Tavşan, birkaç gün sonra bir kamyonet satın aldı ve yetiştirdiği havuçları bu kamyonetle pazara götürmeye başladı. İki yavrusu da zamanla büyümüşler,  genç  birer  tavşan  olmuşlardı. Onlar da babaları Titrek Tavşan’la birlikte pazara gidiyorlardı. Titrek Tavşan, yol  boyunca  şu şarkıyı söylüyordu:

“ Benim adım Titrek Tavşan
Ben, pazarda havuç satarım
İşte yanımda şimdi yavrularım
Ben, onlarla gurur duyarım
Her gün pazara gideriz biz
Tavşanlara havuç satarız..”

Bazı günler kamyonetin peşi sıra  bir martıyı  uçarken  görüyordu  ve  yavaşlıyordu.  Az sonra, kamyonetle martı bir hizaya geliyor ve  martı  ile  Titrek Tavşan  selamlaşıyordu. Daha  sonra martı hızını arttırıyor ve ileri doğru uçup gidiyordu. Titrek Tavşan ile martı böyle uzaktan uzağa bir birlikteliği  uzun  süre  sürdürdüler. Fakat  bir kez olsun bir araya gelip konuşamadılar. Bunun nedenini biz bilemeyiz. Belki de böylesi daha iyi  oluyordu.  Onlar  gönüllerince  mutluydular,  huzur  doluydular.  Onların   mutluluğunu engellemek bize yakışık almaz.

Yazan: Serdar Yıldırım

                                      KANATLI  KARINCA

Zamanımızda en çalışkan ve en tutumlu yaratıklar olarak bilinen karıncalar bundan on binlerce yıl önce yine çok çalışkandılar fakat tutumlu oldukları söylenemezdi. Çalışkanlık  karıncaların yaratılışlarında vardı. Onlar  yaratılırken  çalışkan  olarak  yaratılmışlardı. Tutumlu  olmak  ise bambaşka bir  şeydi. Tutumlu  olarak  yaratılınmaz,  bu  özellik  sonradan  öğrenilirdi.  Sadece çalışkan olmayı o kadar büyütmemek gerekirdi. Ne kadar çalışkan  olunursa  olunsun,  tutumlu olmak bilinmedikçe başarı tam olarak gerçekleşmezdi. Çalışkan  olmakla  tutumluluk  ikisi  bir arada bulunursa eğer başarı tamam olurdu.

Önceleri karıncalar günlük güneşlik yaz günlerinde hiç durmaksızın, yorulmak nedir bilmeksizin çalışırlar, çevreden buldukları yiyecekleri yuvalarına bırakırlar,tekrar yiyecek aramaya çıkarlardı. Hava  kararmaya  başladığında  bütün  karıncalar  yuvalarında  toplanır,   gündüz   topladıkları yiyecekleri yerlerdi. Ertesi sabah hangi karınca yuvasına bakarsan bak dünden kalmış bir buğday tanesi bulamazdın.

Çalışıp kazandılar, kazandıklarını istedikleri gibi yerler içerler, isterlerse gider dereye  dökerler, bu, onların en doğal hakları…denir denmesine de, durum öyle sanıldığı kadar basit değil. Biraz ileriyi düşünüp soğuk ve karlı kış  günlerini aklımıza getiriversek…Kış günlerinin ne kadar çetin geçtiği bilinen bir gerçek. Bu doğal engelin mutlaka aşılması ve yaz günlerine ulaşılması lazım. Eğer yazın, kışı düşünerek, yuvaya getirdiğin üç buğday tanesinin birini kenara koyabilirsen,  o doğal engelin önünde saygıyla eğildiğini ve üzerinden aşıp yaza  ulaşabilmeni  kolaylaştırdığını görürsün. Yoksa bugün gelen bugün gider yarını yarın düşünürüm dersen, doğal  engeli  aşarsın aşmasına da, bu, çok zor olur, pek çok zor olur.

Kanatlı karınca uçarken, bir su birikintisine düşüp çırpınmakta olan  bir  karınca  gördü.  Hemen aşağı süzülüp karıncayı tuttu ve onu kucağına alarak kıyıya çıkardı. Bu karınca yakınlardaki bir karınca yuvasının beyiydi. Karınca beyi kanatlı karıncayı yuvasına davet etti ve akş******i ziyafeti  onuruna düzenleyeceğini  söyledi. Ziyafette, karınca beyi  kanatlı  karıncayı  diğer  karıncalarla tanıştırarak, ona bir can borcu olduğunu ve kendisine gösterilen saygının ona da  gösterilmesini  istedi. Daha sonraki günlerde karınca beyinin ricalarını kırmayan kanatlı karınca bir  süre  daha onlarla birlikte olmak zorunda kalacaktı.

Kanatlı karınca geçen günlerle birlikte yuvaya yiyecek taşıma işine girmeye başladı. Uzaklardan bulup getirdiği yiyecekleri yuvaya bırakıyor, tekrar yiyecek aramaya çıkıyordu.  Normalde   bir karıncanın getirdiği yiyeceklerin dört beş katını tek başına getiriyordu.  Karıncalar  bu  durumu görüyorlar ve memnun oluyorlardı. Bir  günde  toplanan  yiyeceklerin  ertesi  güne  kalmaması kanatlı karıncanın dikkatini çekmeye başladı.  Bu  neden  böyle  oluyordu?  Neden  ertesi  güne
yiyecek kalmıyordu? Yaz günleri sona  erecek,  kış  gelecekti. Yuvadaki  yüzlerce  karınca  kış günlerinde ne yiyecekti? Kışın on karınca yiyecek aramaya çıksa,  acaba  kaçı  geri  dönebilirdi? Dönemeyenlere yazık değil miydi? Dönenler yiyecek bulmuş olsalar bile o kadarcık yiyecek kaç karıncaya yeterdi?..Sonuç: Açlıktan kırılırdı bunlar. Kanatlı karınca bu durumu karınca beyi ve bazı karıncalara sormak  ihtiyacını  hissetti.  Fakat,  onlar  kanatlı  karıncanın  sorduğu  soruları anlamsız birtakım basmakalıp cümlelerle geçiştirdiler.

Bir akşam yemeği öncesinde karıncalar yuvadaki salonda  toplanmışlardı.  Kanatlı  karınca  söz alarak,  kış  mevsiminin  yaklaştığını,  bundan  sonra  yuvaya  getirilen  yiyeceklerin  küçük  bir kısmının kara gün dostu diye saklanmasını, eğer böyle yapılmaz da şimdiki düzen aynen  devam ederse yaz günlerine pek az karıncanın ulaşabileceğini yana yakıla anlatmaya başladı.Biraz sonra  salondan  “ yeter “,  “ kes artık “,  “ susturun şunu “  diye  bağıran  sesler  duyulmaya   başladı. Giderek çoğalan uğultu, kanatlı karıncanın söylediklerinin duyulmasını engelliyordu. Bu sırada karınca beyi ayağa kalktı ve salondaki  uğultu  bir  anda  kesildi.  Gözyaşları  içinde  bir  şeyler söylemeye çalışan kanatlı karıncaya  karınca beyinin  tepkisi  çok  sert  oldu.  Ona  ağır  sözler söyledikten  sonra,  zindana  atılmasını  emretti.  Karıncalar,  kanatlı  karıncayı  yakaladılar  ve sürükleyerek salondan dışarı çıkardılar. Sonraki günlerde karınca yuvası  eski,  sakin  yaşamına  geri döndü. Karıncaların gündüz getirdikleri yiyeceklerden ertesi güne kalan olmuyordu.

Aradan birkaç ay  geçmişti ki, karakış, olanca  ağırlığıyla  karınca  yuvasının  üzerine  abanmaya başladı.Günlerdir yağan kar bir türlü durmak bilmiyor,bu soğuk havada bırak dışarı çıkıp yiyecek  aramayı, yuvanın kapısını aralayıp kafasını dışarı çıkaran karıncanın kafası donuyordu. Dışarıda hava soğuktu da içerde sıcak mıydı sanki? Karınca beyi  odaları  geziyor,  buradaki  karıncalara, biraz daha sabretmelerini, kar yağışının er geç dineceğini, o zaman yiyecek aramaya çıkılacağını  ve sıkıntıların bir anda biteceğini anlatıyordu. Hele kar bir dinsindi.

Kar yağar yağar bir gün gelir artık yağmaz olurdu  yani  dinerdi.  Karın  dinmesiyle  birlikte  elli karıncadan oluşan bir grup yiyecek  aramaya  çıktı  ve  bu  elli  karıncadan  bir  tanesi  bile  geri dönmedi. İçerdeki kayıplar çok daha fazlaydı.  Kışa  girerken  yuvada  bulunan  bin  civarındaki karıncanın yarısı ölmüştü. Besbelli açlıktan kırılıyordu bunlar.

Hava biraz ılışır umuduyla iki gün daha bekledi karınca beyi ve üçüncü gün yanına kırk karıncayı  alarak yiyecek aramaya çıktı. Kar yağmıyordu fakat hava buz gibi soğuktu. Demek ki, iki  gündür boşuna beklemişti yuvada aç bilaç. Havanın da  ılışacağı  mılışacağı  yoktu.  Gece  yarısına  kadar karınca beyi ve kırk karıncadan bir haber çıkmayınca   karıncalar  salonda  ayak üstü  bir  toplantı yaptılar. Oldukça kısa süren toplantı sonunda şu  karara  varıldı:  Kanatlı  karınca  hemen  serbest bırakılacaktı.

Ertesi gün kanatlı karınca, karınca beyi ve  diğer  karıncaları  bir  ağacın  kovuğunda,  birbirlerine iyice sokulmuşlar, titreşip dururlarken buldu. Onları ikişer ikişer  yuvaya  taşıyan  kanatlı  karınca daha sonraki günlerde hiç gocunmayacak ve yuvaya yiyecek taşıma işine bıraktığı yerden devam edecekti.

Kış  süresince  kanatlı  karınca  salonda  pek  çok  defa  konuşma  yaptı.  Onlara  bundan  sonraki hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini ve çalışmalarını  ne  şekilde  düzenleyebileceklerini  uzun uzadıya anlattı. Sonunda, karakış bitti, yaz geldi ve kanatlı karınca tümüne elveda diyerek uçup gitti.
                                                       
                                                 
Yazan:  Serdar Yıldırım
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
Serdar Yıldırım Hikayeleri
 
Gitmek istediğiniz yer:  

İstatistikler
Üye: 37.190
Mesaj: 157.683
Konu: 7.954

Son Üyemiz halimiz_duman
XviDMania'ya Hoşgeldin
Mania Menü
Yerli Filmler
Yerli Diziler
Yabancı Diziler
CCF & Cryptload

Son 10 Konu
- Baba - Yılmaz Güney (1971)
- Hababam Sınıfı Tatilde - Kemal Sunal, Şener Şen, Halit Akçatepe [dvd.rip/divx]
- Sahte Kabadayı - Kemal Sunal, Kazım Kartal [dvd.rip/xvid]
- Şafakta Buluşalım 1975 Cüneyt Arkın - Gülşen Bubikoğlu
- Selahattin Eyyubi - Cüneyt Arkin, Orhan Günsiray (DVD-Rip)
- Vahsi Kan - Cüneyt Arkin [ ratDVD ]
- Hababam Sınıfı Uyanıyor - Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit, Münir Özkul [dvd]
- Küçük Hanım Avrupa'da 1962 Ayhan Işık Belgin Doruk Sadri Alışık [Video Eklendi]
- Melekler Şahidimdir - Göksel Arsoy, Türkan Şoray, Mualla Kaynak (1961)
- Keriz 1985 - Kemal Sunal, Perihan Savaş, Ali Şen, Halit Akçatepe [dvd.rip/xvid]
Reklam



Toplistler



Dost Siteler
AlemSanaL
CixForuM
Mevzu Forum

Smf Kardeşliği.Com
smf.gen.tr aracılığı ile SMF kullanan siteler arasında yaptığımız SMF Kardeşliği listemizi görmek ister misiniz?

Bu site SM Forumlar Birliğinin Üyesidir
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks

|Site Map|Sitemap | Arsiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.681 Saniyede 26 Sorgu ile Oluşturuldu

Google ve orumceklerin s